La Fea

İçimden geldiği gibi
Browsing Kitaplar

Divan Edebiyatı ve İskender Pala

Aralık5

Bugün canımcım arkadaşım Rüzigarla buluşup İskender Pala’nın Üsküdar Divan Edebiyatı vakfında verdiği Divan Edebiyatı dersine gittik. Ders de denemez aslında çok keyifli bir konferans diyebiliriz. Mekan çok küçük gelen insan sayısı çok olduğundan ayakta beklemek zorunda kalanlar vardı. Sübyan Mektebiymiş eskiden. İskender Hoca en öndeki erkekleri yere falan oturttu. Bu sayede en arkadan en öne geçebildim ama yinede sıkışıktık. Çok rahatsız bir oturma pozisyonu olmasına rağmen müthiş zevk aldım orada geçen süreden. Ben bilmiyordum millet defter kalemle gelmiş. Notlar alıyorlar, yazıp çiziyorlar. Bir ara koptum mevzudan blogda yazmalıyım bunu diye düşündüm. Fakat çarpıcı bir başlık bulamadım ha ha. Ne anlatsam? Bilmiyorum ki. O kısacık zaman dilimine o kadar çok şey sığdıki ve bir o kadar daha anlatabilirdi İskender Hoca.  ‘Aşk evveldir dedi’  En çok aklımda kalan söz bu oldu sanırım. Yahya Kemal’in doğum yıldönümü dolayısıyla onun bir şiirini okudu ve yorumladı. Aklımda kalmadı ne yazık ki. Rüzigar tecrübeli olduğundan o notunu almış :)   Bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyorum. Erkenden gidip en ön sırada yerimi alacağım.

Canım arkadaşım beni bu derslerden haberdar ettiğin için çok teşekkür ederim.

Katre-i Matem

Ekim14

katrei-matem-iskender-pala

Katre-i Matem (Matem Damlası) ilk kez  Rüzigarın blogunda görüp okumaya karar verdiğim bir kitaptı. Uzun zaman satın almayı, satın aldıktan sonra da okumayı bekledim. Neden bekledin derseniz bir fikrim yok :) İnternet insanı esir alıyor. Ha bugün ha yarın derken sonunda başladım ve bir solukta okudum. Tam da artık kitap okuyamıyorum ne biçim biri oldum çıktım ben diye kendi kendime kızdığım ama yine de elime kitap almadığım bir döneme denk geldi.

İskender Pala’nın daha önce hiç bir eserini okumadım. Dürüst olmak gerekirse kaç kitabı var onu bile bilmiyorum ama Katre-i Matem ile doğru bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum. Roman müzayeden alınmış el yazması bir kitap ile başlıyor. Yazar bu kitabı sadeleştirerek bizlere sunuyor. Tabiiki bu başlangıcın hikayenin kurgusuna dahil olup olmadığını bilemiyoruz.

Evlendiği gecenin sabahında karısını yanı başında ölü bulan ve bundan daha da kötüsü onun katil zanlısı olarak suçlanan Şahinle başlıyor hikayemiz. Bu cinayetin ardındaki sırrı araştırıken İstanbulun dört bir tarafına uzanıyoruz. Aşıktan çok aşka aşık insanların devrinde 18. Yüz Yılın Osmanlı Sarayına, İstanbulun lale bahçelerine yol alıyoruz.

Tarih kitaplarında Lale Devri olarak anılan, halkın sefaletten kırıldığı ama üst tabakanın zevk, sefa eğlence içinde yaşadığı bu dönem Patrona Hali İsyanı ile sonlanıyor. Bu hepimizin hatırlayacağı bir bilgi olduğu için yazmakta sakınca görmüyorum. Bu isyan ve öncesinde ki olaylar gösteriyor ki zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması çağdaş dünyaya ait bir özellik değil. Gelir dağılımındaki eşitsizlik o günde kendini tüm çıplaklığıyla gösteriyordu bugün de. Tabii ki ‘batılılaşmak’ kavramı da.

Hikaye de Lale bir çiçek olmaktan öte bir yaşam biçimi, bir felsefe, estetik bir var oluş biçimi olarak tasvir ediliyor. Bu da tarihi bir gerçek aslında. Kitapta anlamadığım ama internette yorumları okurken öğrendiğim bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. ‘Lale’ ‘Hilal’ ve ‘Allah’ (c.c.) kelimelerinin ebced alfabesindeki değeri 66 imiş. Bu nedenle Osmanlı-İslam aleminde laleye ayrı bir değer verilir ve farklı bir sevgi beslenirmiş. Yazarın bize aktardığı kitabın başlığı da ‘66 Soruda Cinayet’

Hafız Efendi, Topaç Yeye, Höri Kız ve tarihte yaşamış diğer gerçek karakterler ile yazar bizi heyecanlı bir maceraya çıkarıyor. Bir sonraki olayı merakla bekleten, şaşırtan, peşinden sürükleyen ve yüzyıllarca öteden gelip sizi yakalayan bir hikaye ve son derece heyacanla ilerleyen akıcı bir konusu var. Kıssadan hisse tadında söylenen sözler ‘darkenar’ adı verilen küçük öyküler de cabası.

Bazıları için dili ağır gelebilir (Aslında yazar mümkün olduğunca sadeleştirip, anlaşılır kılmış) ama benim gibi edebiyatı çok seviyor ve liseden kalma bilgileriniz hala hatırlıyorsanız bazı kelimelerin size tanıdık geldiğini göreceksiniz. Mutlaka okumanızı öneririm. Okuduktan sonra fikirleriniz benimle paylaşmayı unutmayın.

NOT: Ebced hesabı ne olaki diyorsanız buraya online satın almak istiyorsanız buraya tıklayın.

Kırmızı Pazartesi/Cronica De Una Muerta Anunciada

Nisan8
Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ değil de ‘Albaya Mektup Yazan Kimse Yok’ adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın ‘Kırmızı Pazartesi’ (Gronica de una muerte anunciada) olduğunu sanıyorum.
Gabriel Garcia Marquez

Gabriel Garcia Marquez ile tanışmama vesile olan bir kitaptır bu. Kalın değil ama inceliğine bakıp ta basit bir konusu var sanmayın. Benim Marquez’ e aşık olmamın sebebidir bu roman. Uzun zamandır kitap okumamanın getirdiği suçluluk duygusunu kitap tanıtımı yaparak birazcık da olsa gidermek istedim.

G. G. Marquez’in tarzı büyülü gerçeklik olarak tanımlanıyor. Gerçekten de okuyanı büyülüyor. Çocukluğu büyülere, efsunlara ve bir sürü başka batıl inanca  yürekten inanan teyzeleriyle geçmiş. Bu yüzden bize efsane gibi gelen öyküler aslında Marquez’in gerçekliğinin bir parçası.

G. G. Marquez bu romanı yazmak için çok uzun yıllar beklemiş.  Bu eserinde röportaj tekniğinden fazlaca yararlandığını söylüyor. Kitabın başında İspanyol gazetesi ‘El Paise’ de yayınlanan kısa bir söyleşisine yer vermişler. Bu arada Kırmızı Pazartesi ile yazar 1982 Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır.

Hikayenin sonu başından belli gibi görünse de devamında neler olacağını merak ediyor ve heyecanla bekliyorsunuz.  Öykü yaşanmış bir olayı, 1950′ler de Kolombiya’nın küçük bir kasabasında işlenen bir cinayeti konu alıyor. Kimin öldürüleceğini ve kimlerin öldüreceğini daha ilk sayfalarda öğreniyoruz. Buna rağmen bu olayın nasıl olacağı ve o ana gelene kadar ki gelişmeler okuyanı kendine bağlıyor.

Aslında bu bir ‘töre’ ya da diğer adıyla ‘namus’ cinayeti. Santiago Nasar Arap kökenli  21 yaşında bir genç. Bir gece önce bütün kasaba ile beraber katıldıkları düğünde eğlenip, yiyip içtikten sonra o da herkes gibi evine gidiyor.  Ne var ki ertesi gün hayatının son günü  olacağından habersiz.  Düğün gecesi damat  gelinin bakire olmadığını öğreniyor ve kız bekaretini bozan kişinin Santiago Nasar olduğunu söylüyor. Kimse de bu bilginin doğruluğunu araştırmaya kalkmıyor.  Kadınları kendi namusları olarak gören bütün az gelişmiş ülkelerin erkekleri gibi kızın  kasap olan ağabeyleri de namuslarını temizlemeyi görev ediniyorlar.

Ertesi gün Santiago Nasar’ın öldürüleceği bilgisi kasabaya yayılıyor. Basiretsizliklerinden mi? Yoksa ciddiye almadıklarından mıdır? Bilmem neden kimse bu cinayeti engellemek için bir şey yapmıyor.  Bana kalırsa, kasaba halkının tepkisizliğinin sebebi böyle bir olayın gerçekleşeceğine inanmamış olmaları. Katiller bile kendilerini durdurmaları için birilerini bahane etmeye hazır. Yine de serde erkeklik olduğundan geri adım atamıyorlar. İşin en kötü yanı Santiago’nun gerçek ’suçlu’ olup olmadığını kimsenin bilmemesi.

Hani bazı filmler vardır; filmin kahramanı bir yere gidecektir ama herke bilir ki onu orada bir tehlike beklemektedir.  En basitinden başına bela alacaktır. Bazı heyecanlı seyirciler ( benim gibi : P) gitme der oturduğu yerden.  Sanki sesini duyarabilecekmiş gibi  : ) ben bu kitabı böyle bir ruh hali ile  okudum. Herkesin bildiği bir sonu haber verip engellemek isteyenlerin de şansızlıklar peşini bırakmıyor. Kader denen şey böyle bir şey olsa gerek.

Her ne kadar bu polisiye bir  roman olsada. Arka planda Latin Amerika’nın kültür yapısı, insanların psikolojisine de yer veriliyor. Başladığınız anda elinizden bırakamayacağınız ve bir solukta bitireceğiniz bir kitap. Okuyun pişman olmazsınız.

Online satın almak için buraya tıklayın.


Şeker Portakalı/O Meu Pe de Laranja Lima

Şubat1

Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü.’

Bu kitabı ilk okuduğumda çok küçüktüm. Aslında ben okumamıştım. Benden yaşça epey büyük olan ve bana kitap okumayı sevdiren kuzenim okumuştu. Daha sonra kendim okudum. Okudum ve ağladım. Zaman geçti biraz büyüdüm, tekrar okudum ve tekrar ağladım. O gün bugündür ne zaman okusam ağlarım. Hayatım boyunca beni en çok etkileyen ve en çok sevdiğim kitaplardan biridir.

Zeze henüz 5 yaşında çok fakir bir ailenin zeki ama bir o kadar da haylaz çocuğudur. Yaptığı yaramazlıklar bütün mahalleyi canından bezdirmiştir. Her yaptığı yaramazlıkda büyükleri tarafında dayakla cezalandırılır. Aslında Zeze sadece ilgiye ve sevgiye aç küçük bir çocuktur. Ancak ailesinin karnını zor doyurduğunu ve 5 kardeş olduklarını hesaba katarsak bu ilgiden ve sevgiden payına düşeni alamadığı görmüş oluruz.

Yaramazdır belki ama ince ruhludur Zeze, hassastır ve içinde kimsenin barındıramayacağı kadar çok sevgi vardır. Okulda diğer sınıfın öğretmenine bütün öğrencilerinin çiçek getirdiğini ama kendi öğretmeninin hiç kimseden çiçek almadığın görünce üzülerek ona çiçek götürür Ne var ki bu çiçekleri komşunun bahçesinden aşırdığı öğrenilince yine dayak yer.

Bu kitabı Jose Mauro De  Vascencolos 12 günde yazmış ancak demiş ki ‘ Evet 12 günde yazdım fakat 20 yıl boyunca yüreğimde taşıdım’ Sayesinde Güney Amerika’yı her daim merak etmişimdir. Benim için büyülü, gizemli bir yerdi Güney Amerika. Elbette zaman içinde yoksulluğun ve sefaletin en çok işlediği kıtalardan olduğunu öğrendim. Yine de neşeli, hayat dolu insanları bünyesinde barındıran, gidilesi, görülesi topraklardır diye düşünüyorum. Bir gün yazarla tanışmayı hayal ederken belki de ben bu kitabı keşfetmeden çok önce öldüğünü öğrendiğimde, yaşadığım hayal kırılığını anlatamam.

Zeze’nin hayal dünyası ve gerçek yaşantısı arasında ki uçurum ne kadar keskin olsa da; her şeye rağmen mutlu olmasını bilen bir çocuktu Zeze. Portuga’nın ona gerçekten sevgi ve şefkat gösteren ender insanlardan biri olması ve Zeze’nin hayatında onu konumlandırdığı yer çok etkiledi beni.  Başta pek haz etmesede Portekizli bu adam zamanla Zeze için bir arkadaş, bir baba her şey olmuştur. Şeker Portakalı ağacının kesileceğini öğrendiğinde; Babası onu ‘üzülme hemen kesmeyeceklermiş’ diye teselli etmeye çalışırken ; ‘Benim Şeker portakalı fidanımı çoktan kestiler. Kesileli 1 haftadan fazla oluyor.’ dediğinde, aslında kastettiği Portugaydı. Kitabın yazarın hayatından kesitler taşıması da, beni ayrıca etkilemiştir. En son sayfasında ki veda metni kelimesi kelimesi ezberimdedir hala.

Yıllar geçti Sevgili Manuel Valaderes şimdi 48 yaşındayım. Özleminin arasında zaman zaman hep bir çocuk olduğum izlenimine kapılıyorum. Birden ortaya çıkacakmış bana artist resimleri ve bilyeler getirecekmişsin gibi geliyor. Hayatın sevilecek yanlarını bana sen öğrettin sevgili Portuga’m. Şimdi artist resmi ve bilye dağıtma sırası bende. Çünkü sevgisiz hayatın hiç bir anlamı yok’

Henüz okumadıysanız bulun buluşturun okuyun.  Ben çok sevdim ve herkese öneririm. Benim sahip olduğum baskı çok eski. Türkiye’de basılan ilk kopyalardan biri sanırım. Çok uzun zamandır Can Yayınlarından çıkıyor. Online satın almak isterseniz.

http://www.yenisayfa.com/Product/Book/Content.aspx?pid=796329986f65db9cc6ecf5dffccd8414

Son Yorumlar

Translator